Verein Regenbogen

TÜRKCE
  DEUTSCH     GALERIE     VIDEO     LINKS  
Hakkimizda
Etkinlikler - Haberler
Düsünceler
Arsiv
Kültür
Humor
Iletisim
Allgemein:
Anasayfa-Startseite

Ahmed Arif

Şiire dağların isyanını ve kekik kokusunu taşıyan şair: Ahmed Arif

Ahmed Arif, 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da doğar. Erbil’li bir Kürt olan annesini küçük yaşta kaybeder. Babası memur olduğu için maddi durumları o günün koşullarına göre iyi sayılır. Fakat Ahmed Arif, babasının memuriyeti boyunca görev yaptığı yerlerde halkın yoksulluğuna yakından tanık olur. Bir de Kürt halkı üzerindeki baskılara. Bu ikisi onun yaşamına ve sanatına yön veren temel olaylardır. Daha çocuk yaştayken zorbalığa ve baskılara karşı kin biler.

Ortaokulda iken ilk şiirlerini yazmaya başlar. Fakat şiiri ciddiye alması 1942 yılında, yatılı okumak üzere geldiği Afyon Lisesi’nde başlar. Okuldaki öğretmenlerinden ve Isparta’da öğretmenlik yapan ağabeyinden destek alarak Malraux’yu, Dostoyevski’yi, Flaubert’i, Zola’yı, Faruk Nafiz’i, Cahit Külebi’yi, A. M. Dranas’ı, Behçet Necatigil’i okumaya; ilk şiirlerini bunların etkisinde yazmaya başlar. İlk şiirleri 1942 yılında yayınlanır. 1945’te liseyi, 1947’de askerliğini bitirir.

Henüz, nasıl bir şiir çizgisi tutturacağı konusunda bir bocalama içindedir. O dönemde, bir tarafta Nazım gibi bir devin etkisinde onun kötü bir kopyası olma riski vardır, diğer tarafta Orhan Veli ve “Garip” akımının yaygın bir etkisi söz konusudur. Küçük burjuva diye tanımladığı Orhan Veli ve Garip’çilere dönüp bakmaz. Ama bir okyanus olarak gördüğü Nazım’ın biçemine de kapılmak istemez. Kendisine göre, bir doğulu olması da farklı bir şiir tarzı tutturması için önemli bir faktör olmuştur. DTCF felsefe bölümünde okuduğu yıllarda tam da bu arayış içindeyken “Rüstemo”yu ve “Otuzüç Kurşun”u yazar. Böylece, kendi tarzı ve kendi sesiyle dokuduğu bu şiirlerle bu sorunu aşar.

O dönemde gençliğin ilerici örgütü olan Türkiye Gençler Derneği’ne üye olur. Bir süre sonra kendi çizgisini bulmuş olarak yazdığı şiirler daha yayınlanmadan elden ele dolaşmaya, devrimci gençler tarafından ezberlenmeye başlar. 1951 tevkifatında tutuklanan 184 kişi arasında Enver Gökçe’yle beraber o da vardır. Komünistlere destek olduğuna dair bir ifade imzalatmak isteyen polis, A. Arif’i Ankara’dan İstanbul’a götürüp ünlü Sansaryan Hanı’nda aylarca işkenceden geçirir. A. Arif İşkenceye boyun eğmez. Rahatsızlandığı için hastaneye kaldırılır. Daha sonra Harbiye cezaevine konulur. İki yıl hapis ve 8 ay sürgün cezasına çarptırılır. Bu zorlu süreçte yaşadığı deneyimler, şiirinin bir diğer temasını oluşturur.

Sürgünden sonra Ankara’ya dönen Ahmed Arif, hayatını kazanmak için Medeniyet, Öncü, Halkçı gibi gazetelerde düzeltmen olarak çalışırken bir taraftan da şiire iyice yoğunlaşır. Yazdığı şiirleri 1968 yılında Hasretinden Prangalar Eskittim adlı bir kitapta gün yüzüne çıkaran Ahmed Arif, bu tek kitabı ve 19 şiiriyle, başka hiç kimseye nasip olmayan bir yer edinmiştir edebiyatımızda. Peki bunu neye borçludur? Nedir Ahmed Arif şiirinin tılsımı?

Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri”

Ahmed Arif, her gerçek sanatçı gibi, yalnızca çağına tanıklık etmekle kalmamış, taraf olmuş bir ozandır. Yaşadığı dönemin toplumsal sorunlarından, yaşadığı topraklardaki çelişkilerden yola çıkar. Çağının gerçekliğine sıkı sıkıya bağlıdır, ama onun tutsağı olmaz. Serzenişte bulunmaz, umutsuzluğa düşmez hiçbir zaman. Varolanı değiştirmeye çağırır büyük bir inançla. Atom çağında geri bırakılmış, en zorbaca baskılara maruz kalmış Anadolu gerçekliğinin tarihsel-toplumsal arka planına ışık tutar bir yandan:

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne Şah, ne sultan
Geçip gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun?

Ve bir yandan da tarihsel bir hesaplaşmaya çağırır okurunu/halkını:

Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne-üstüne,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…

Gör nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim.
Bir umudum sende,
Anlıyor musun?

Bu içten, bu tok, bu açık çağrıyı gerekli ve zorunlu kılan koşulların, bir hesaplaşmanın ürünüdür onun şiiri. Tarihe yaslanarak ayağını sağlam bir toplumsal zemine basar, varolanı güncel kısırlığından çıkarır ve geleceğe bağlar. “Bir yerde tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir” (Cemal Süreya)

Sade ve mütevazi halk dilini kullanır Ahmed Arif. Su gibi akıcı ve yalın bir dille, bazen bir ninni yumuşaklığında, bazen bir ağıt tadında dokur şiirlerini. Süslü bir anlatıma başvurmaz. En çetrefilli sorunları, en çarpıcı gerçekleri üç-beş sözcükle koyar ortaya. İmbikten süzülmüş, hayatın yarasına dokunan sözcüklerdir bunlar.

Şiirlerinde küfre varan bir öfke ile ağıt sesi yadsımadan birbirine karışır. Ve çoğunlukla yüksek bir şelaleden dökülen suyun akışı gibidir dizeleri. Ele avuca sığmaz, asidir. Nerdeyse hiç bir durak kullanmaz dizeleri arasında. Bir solukta okunan şiirlerdir hepsi de. Bu yüzden Cemal Süreya yerinde bir tespitle, “Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri” der ve ekler: “‘Daha deniz görmemiş’ çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta, bir yerde, birdenbire, bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşı için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir.”
Sevdanın, isyanın, umudun en güzel şiirlerini yazdı Ahmed Arif. Yoksul Kürt emekçilerinin acılarını, umutlarını dokudu şiirinde. Şiirleri yıllar geçse de dillerden düşmeyecek.




Yilmaz Güney:
Orhan Kemal
Klybeckstrasse 95, 4057 Basel